Zamanı Tüketmek

Bir Pazar günü.

Aklımda okumak vardı aslında. Belki biraz da çalışmak.

Her hafta yeni bölümünü beklediğim Snowpiercer dizisini hemen tüketmiyorum, bekleyip Pazarları izliyorum bir süredir. Netflix üyeliğimi sonlandırmayı istiyorum aslında. Instagram kadar irademin yenik düştüğü bir platform olmasa da.. Sezonluk dizilerin bölümlerinin bir oturuşta tüketildiği girdabı beni de çekiyor bazen. Snowpiercer onlardan değil ama mesela yaklaşık 200 dakikamı harcadığım The Bold Type onlardandı.

Diziyi Instagram hikayelerinden birisinde gördüm. “Feminist” dizi damgası yemiş olması beni cezbetti tabi. Bir bölümün ne zararı olur ki dedim. Demez olaydım…

Diziyi İngilizce altyazılı izleyebiliyor olmam faydalı olsa da 45 dakikanın sonunda ekranı kapatabilirken kapatmadım. İçimdeki o meraklı tilki susmadı. Bir bölüm bir bölüm daha derken… 45 dakikalık dizinin 5. Bölümünün bir yerinde pencereden dışarıya kaydı gözüm. Oturduğum yerden bir erik ağacı görülüyor. Baharın habercisi çiçekleri açmış. Caddenin kenarında öyle zarif ki… Hayat burada der gibi duruyor.

Hayat dışarıda, biliyoruz. Evlerimize kapandığımız geçen bir yılı aşkın sürede hayatın dışarıda aktığını daha iyi anladık. Egzoz dumanı çekerek de yürüyor olsak caddelerde aylak dolaşmaları özledik. Oysa aylaklık yapabildiğimiz günlerde de ekranlara sıkışmıyor muyduk? Instagram’da, Twitter’da veya artık nereyi kullanıyorsanız o sosyal mecrada paylaşmayı yaşamanın, hissetmenin önüne koymuyor muyduk? Şimdi ne değişti deseniz, farkındayım hala ekranlarda yaşıyoruz. Her gün birkaç satır ellerimle karalamak zor gelirken Instagram’a gönderi yazmaya üşenmiyorum. Üzücü.

Yaklaşık 200 dakika, hiç az bir zaman değil. Dakikada ortalama bir sayfa okuyabildiğimi düşününce 200 sayfalık bir kitabı okuyabilirmişim. Ortalama 20 dakikalık bölümleri olan Almanca öğrendiğim uygulamamdan 10 bölüm bitirebilirmişim. Resim yapabilir, fotoğraf çekebilir, yürüyebilir, bisiklete binebilirmişim. Mişim mişim…

Zamanı boşa tüketmek, en büyük israf değil mi? Günde bir bölüm İngilizce altyazılı dizi izlesem ya da 10 sayfa İngilizce kitap okusam da aynı faydayı alabilecekken 5. Bölüme kadar kendimi durduramam neden? Hele de büyük şehirde yaşayan kadınların varoluşsal dertlerini (kendi yarattığımız dertler, doğadan gelen değil modern toplumun icadı dertlerden bahsediyorum) anlatan bir dizi için neden günde 200 dakikamı harcadım, ben de bilmiyorum. Bunun doyduğunu bile bile yemek yemeye devam eden birinden farkı yok. Ama belki de biz doğuştan tüketiciyizdir? İlk nefesten itibaren son nefes için yaşamı tüketen canlılar.

Saat 23.53’ü gösterdi. Düşünmek için geç bir saat gibi duruyor.

Susuyorum “dışımdan” ama içim? İçim hep konuşuyor.

Fikrini Paylaş!

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s