la petite mort!

Yazıyı okurken fonda Amelie Soundtrack çalabilir mi?

“Emily in Paris” adında Paris geçtiğinden merak edip bir bölüm izleyeyim dediğim ama Paris’in heyecanına kapılıp bir solukta bitirdiğim bir dizi oldu. Evde geçirdiğimiz Corona günlerinde ilaç gibi geldi bana. İşi nedeniyle Paris’e taşınan bir Amerikalının kontrolü bırakmaya, aşkı ve tutkuyu keşfetmeye çalıştığı 30’ar dakikalık 10 bölümden oluşuyor dizi. Fransızca bir şeyler izlemekten keyif alıyor, Paris’in sokaklarında dolaşmayı hayal ediyorsanız etkisine kapılıp bir solukta izleyeceksinizdir. Fransa büyüsündeyken Fransa deyince aklıma gelen 8 filmi sizlerle paylaşmak istedim. Daha çok film vardır ama kruvasan ve kahve kokusu eşliğinde aklıma düşen filmler bunlar oldu:

Amelie

Film müziklerini hala arada neşemi yerine getirmek, enerjimi toplamak ya da kitap okumak için dinlerim. İkonik karakterlerden biri oldu Amelie ve hayatı da merak edilip izlendi yıllardır. Kendisini, başkalarının mutluluğuna adayan Amelie, kendi yalnızlığının farkına vardığında mutluluğu için nasıl mücadele ediyor onu izliyoruz. Böyle neşeli ve pozitif bir karakter sinir bozucu da olabilirdi, ancak olmadığı gibi onu izleyenleri de geçici süre de olsa kendisine benzetebiliyor. Bisikletle Paris sokaklarında dolaşılan sahne için bile izlenmeye değer.

Midnight in Paris / Paris’te Gece Yarısı

Van Gogh’un Yıldızlı Geceleri’nin görselliğinde, edebiyat ve sanat dolu bir Paris filmi. Hem de Woody Allen imzalı. Filme dair bir yazı yazmıştım daha önce. Linki:

Hayal ile Gerçek Arası Bir Paris Yolculuğu: Midnight in Paris

2 Days in Paris / Paris’te 2 Gün

Julia Delpy, Juliette Binoche’den sonra en çok sevdiğim Fransız kadın oyuncu. O ne çekse izlerim modunda olduğumdan çok objektif davranmıyor olabilirim. İtalya seyahatleri sonrası eşinin ailesiyle Paris’te geçen iki gün Jack’e hiç iyi gelmiyordu diye hatırlıyorum. Fransızların yüze karşı kabalığı ve hayata bakışları sadece Amerikalılardan değil bizden de epey farklı. Emily in Paris’te de bunu çok net görebiliyorsunuz, ancak bu film daha çok romantik ilişkiler üzerine yoğunlaşmıştı, tabi gerçekçi bir bakış açısıyla.

Before Sunset / Gün Batmadan

Yine Julia Delpy! Viyana’da geçen Before Sunrise üzerinden 9 yıl geçtikten sonra çekilen devam filmi, Paris’te yıllar sonra buluşan ikilimizin geçmişi yad ettiği, bir şeyler olsaydı nasıl bir hayatları olacağı ama nasıl hayatlar yaşadıkları üzerine konuştukları devam filmiydi. Yunan adalarından birisinde geçen Before Midnight diye devam filmi de var. Üçünü de izleyin derim. Viyana’da olanları bilmeden Paris’in tadını çıkaramazsınız, benden söylemesi.

French Kiss / Fransız Öpücüğü

Kanada’da banliyö hayatına geçmeye bir adım kalmış düzenli bir hayatı olan Kate, nişanlısının Paris seyahati ile yaşadıkları ayrılıkla yıkılıyor. Uçakla seyahatten korkmasına rağmen aşkının peşinden Paris’e geliyor. Ama kendisini hiç ummadığı bir maceranın içinde buluyor. Konfor alanını zorla değiştiren kadınları izlemeyi sevdiğimden mi yoksa Fransa’nın köylerine de gitme şansı bulduğumdan mı bilmiyorum ama benim için özel filmlerdendir.

La Vie En Rose / Kaldırım Serçesi

Fransa demişken Edith Piaf’ı tanımamak olmaz. Marion Cotillard, Piaf’ı canlandırdığı performansıyla yıldızını partlatmıştı. Edith Piaf’ın hayat hikayesinin başarılı bir şekilde sinemaya uyarlandığının konuşulduğunu hatırlıyorum. Piaf’ın Fransasını tanımak için de bir fırsat.

A Good Year/ İyi Bir Yıl

Marion Cotillard, yine başrolde bu filmde. Russell Crowe gibi bana göre sürpriz bir isimle. Max, Amerikalı bir borsacı. Çocukluğunda yazlarını geçirdiği Provence’daki şarap evi amcasının vefatından sonra ona kalıyor. O da satma niyetiyle kendini tekrar bu evde buluyor. Ama bulmayı beklemediği şeyler de var tahmin ettiğiniz üzere. Fransa deyip akla kruvasan sonrası gelen şey şarap sanırım. Bana iyi bir Fransız şarabıyla gidecek film sorsanız hiç kuşkusuz bunu önerirdim. Büyüsünü sevdiğim filmlerden.

Angel – A

Leon, 5. Element, Nikita, Jeanne D’Arc filmlerinin senaristi Luc Besson’dan siyah beyaz bir Paris filmi. Bonus olarak gelsin dedim. Paris’i siyah beyaz görmek isteyen ve Luc Besson üslubuna aşina sinema severlere ve Paris aşıklarına iyi bir seçenek olacaktır.

Yazının başlığı ne alaka deyip henüz google’da aratmamış olanlar için açıklayayım. Emily in Paris’de Emily’nin iki kez orgazm olduğu gece, alt komşusu bu deyimi kullanıyordu. Türkçe’ye çevirince “küçük ölüm” anlamına geliyor. Emily de böyle çeviriyor ve soruyor “orgazma küçük ölüm demek kötü değil mi?” diye. Her orgazm ile küçük bir ölüm yaşar ve sonra yeniden doğarsın da ondan! Bu açıklamadan sonra deyim hoşuma gidince başlığa da gider diye düşündüm.

Günaydın. Olur ya belki sizin zaman diliminize denk gelemem; iyi günler, iyi akşamlar ve iyi geceler!

Fikrini Paylaş!

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s